Eğitim - Öğretim ve Ödev Forumu

Tam Görünüm: Karışık Kitap Özetleri (Aradığınız Belkide Burada)
Şu Anda Hafifleştirilmiş Görüntüleme Modundasınız. Tam Görünüm Modu için, Buraya Tıklayın
Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8
KİTABIN ADI
Benim Adım Kırmızı
KİTABIN YAZARI Orhan PAMUK
YAYINEVİ VE ADRESİ iİetişim Yayınlar-istanbul
BASIM TARİHİ Aralık 1998



KİTABIN ÖZETİ :

Benim Adım Kırmızı; Orhan PAMUK imzalı “Cevdet Bey ve Oğulları, Sessiz Ev, Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat” gibi eserlerden sonra farklı bir tarzda yazılmış. Orhan Pamuk da son kitabını “en renkli ve en iyimser romanım” olarak nitelendiriyor.
Konusuna gelince;
Biraz geçmişe gidiyoruz. 1591 senesi, kış ayları, İstanbul. İki erkek çocuğu annesi güzeller güzeli Şeküre’nin kocası dört yıldır savaştan dönmemiştir. Çocukluk aşkı, yeğeni Kara ise aşkını açıkladığı için evden kovulmuş ve ancak on iki sene sonra İstanbul’a dönebilmiştir. Döner dönmez de hala çok sevdiği Şeküre ile evlenmenin yollarını arar.
Babası ve iki çocuğu ile birlikte kalan Şeküre’nin gönlü hem Kara’da hem de kocasının kardeşi Hasan’dadır. Şeküre’nin babası yani Kara’nın eniştesi Padişahın emri ile gizli bir kitap yaptırmaktadır. Kitabın gizli Avrupai usuller kullanarak resmetmekten gelir. Enişte Efendi Osmanlı sarayının ünlü nakkaşları Kelebek, Zeytin ve Leyleği kitabın nakışlarını yapmaları için görevlendirir. Tezhibi de Zarif efendi yapmaktadır. Koyu bir taassup içinde olan Erzurumlu Hoca Efendi ve taraftarları ise geleneklere ve dine aykırı bir şeyler çevrildiğini anlamıştır ve Zarif Efendi de bu düşüncededir. Her gece kahveye toplanan nakkaşlar ve hattatlar bir meddahın resimlerle anlattığı sivri dilli ve Erzurumlu Hoca karşıtı hikayelerle eğlenirler. Zarif Efendinin işlerine köstek olacağını anlayan nakkaşlardan biri Zarif Efendiyi öldürür. Romanın geriye kalan kısmı katilin bulunmaya çalışması, nakışta üslup ve imzanın yeri, doğru ve batının yeri üzerine kahramanların düşünceleri ile örülüdür. Böylece kitap bir çok eğlenceliği bir arada barındırmaktadır aslında…
Eski resim sanatının incelikleri ve düşünce yapısı ile ilgili türlü hikayeler ve bilgiler, eski; İstanbul’un dar sokaklarında gezintiler, bohçacı kadınlar, incili yastıklar, fıstık yeşili feraceler, kırmızı yelekler kuru kayısılı pilavlar, hoşaflar, tarhana çorbaları… Tabii bunun yanında kelle uçurmalar, gözlerine iğneler batıranlar ve daha türlü kan kokulu sahneler de mevcut. Katilin kimliğini bulmaya çalışmak bile kitabın sonuna kadar yeterince oyalayıcı. Osmanlı tarihi ve eski resim sanatı ile fazla ilginiz yoksa bazı bölümleri fazla uzatılmış ve tekrar edici bulabilirsiniz. Bunu da romanın kusuru sayalım. 470 sayfalık ince ince kurgulanmış bu romanın son sayfasını çevirip de kapağını kapattığınızda gül ve küf kokularıyla kaldırmadan önce gülümsediğinizi fark edeceksiniz.
SONUÇ :

A. KİTABIN ANA FİKRİ :

Hayatta karşılaşılabilecek her türlü olumlu veya olumsuz şartlar karşısında dahi yaşama ümidi ve sevinci kaybedilmemelidir.

B. KİTABIN HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :

“Benim Adım Kırmız” adlı kitap Orhan PAMUK’un diğer romanlarına göre farklı tarzda yazılmıştır. Yazar kitabından “en renkli ve en iyimser romanım” diye bahsetmektedir.

C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :

Kitabın bazı bölümleri, Osmanlı Tarihi ve Eski Resim Sanatı ile özellikle ilgilenen personel için hariç, fazla uzatılıp, tekrar edici mahiyette olduğundan sıkıcı bulunabilir. Lüzumsuz tekrarlar kaldırılırsa zevkle okunabilecek bir roman olabilir.
Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

D. YAZARI BİYOGRAFİSİ

ORHAN PAMUK:

1952 yılında İstanbul’da doğdu.Ortaöğrenimini Robert Kolej’ de bitirdi. Bir süre İstanbul Teknik Üniversitesi’ ne devam etti, daha sonra girdiği İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Yüksekokulu’ndan 1977’ de mezun oldu.

ESERLERİ
Karanlık ve Işık adlı romanıyla 1979 Milliyet Roman Yarışması’nda birincilik ödülünü Mehmet Eroğlu ile paylaştı. Daha sonra Cevdet Bey ve Oğulları ( 1982 ) adıyla yayımlanan bu roman ayrıca 1983 Orhan Kemal Roman Armağanı’ nı da aldı. İkinci kitabı Sessiz Ev ( 1983 ) ile 1984 Madaralı Roman Ödülü’ nü kazandı. Bunu Beyaz Kale (1985), Kara Kitap (1990), Yeni Hayat (1994), Benim Adım Kırmızı (1998) izledi. Gizli Yüz filminin senaryosunu yazdı. Bu çalışmasını 1992 yılında kitaplaştırdı.
KİTABIN ADI : ÇALIKUŞU
KİTABIN YAZARI : REŞAT NURİ GÜNTEKİN
KİTABIN YAYIN EVİ : ÖTÜKEN
KİTABIN SAYFASI : 195
KİTABIN BASIM TARİHİ : 1982
KİTABIN ANA FİKRİ : Zor şartlara rağmen, insanlar isterlerse her zorluğun üstesinden gelebilirler.

KİTABIN ÖZETİ

Feride bir subayın kızıdır. Pek küçükken annesini,babasını kaybetmiş. Erenköyü’nde Kozyatağı’ndaki teyzesinin koruyuculuğunda büyümüştür. Teyzesi ,onu Notre Dame de Sion Fransız kız lisesinde okutmuştur. Besime Teyze’ninoğlu kamuran, sarışın, yakışıklı bir gençtir. Çalıkuşuna, benzeyen bu canlı;cıvıl cıvıl , haşarı kızı sever . Onu sık sık okulda ziyaret eder . Feride’nin yaramazlıkları tarife sığar gibi değildir. Hem herkes onun elinden yaka silker, el’aman der,hem de kise ondan vazgeçmez . Çalıkuşu adı zaten bu hallerinden dolayı ona takılmıştır . Kamuran ,Feride’yi almayı aklına koyarmuştur . ama düğünden üç gün evvel , çarşaflı bir genç hanım Feride’yi ziyaret eder ve Kamuran’ın İsviçre’de bulunduğu sırada , Münevver adında genç bir kadına evlenme vaadinde bulunduğunu söyler. Mektuplarını verir . Münevver de Kamuran’ı sevmiştir . Bunun üzerine Feride köşkten kaçar . Herkes onun yeni bir delilik icadettiğini sanadursun ,emektar bir kadının evine sığınan Feride , lise diplomasından cesaret alarak Anadolu’da bir öğretmenlik ister. Bunu başarır da . Bir kasaba emrine öğretmen verilir . O günden sonra da başından geçenleri bir mektup defterine not etmeye başlar. Kasabada boş yer olmadığı için kendisini Zeyniler Köyü denilen ücra , kuş uçmaz , kervan geçmez, hiçbir öğretmenin gitmeyi kabul etmediği ilkel bir yere verirler . Orada küçük Vehbi ve bilhassa Munise , öğrencilerinden birkaçı , onun tesellisi olurlar . Bütün kız çocuklarını da Ayşe ve Zehra adıyla guruplanabileceği şu köyde , Munise adı , Feride’ye çok cana yakın gelir . Kızı evlat edinmek ister . Munise , köyün sevmediği kötü kadının kızıdır . Kadın birini sevdiği için Munise’nin babası , köyden bir kadınla evlenmiş , Munise’nin anasını boşamıştır. Arasıra gelir , kızını kaçamak olarak görürmüş . Çalıkuşu , birçok maceradan sonra Munise’yi evlt edinmeği başarır .

İkisi gayet tatlı bir ömür sürmeğe başlarlar. Bir posta soygununda yaralanan birini köy odasına getiriler . Feride orada yaşlı bir askeri doktorla tanışır . Hayrullah bey , dotor , böyle bir yerde aklından bile geçmeyecek bir öğretmen bulmuş olmaktan o kadar çok şaşırır ki , işin içinde bir bit yenği olduğunu hemen anlar ve Feride’nin daha iyi bir yere nakledilmesi için gerekli teşebbüslere , el altından girişir . Bir teftiş sonunda Feride’nin okulu kapatılır ve Çalıkuşu Zeyniler’den ayrılmak zorunda kalır . Vilayet merkezindeki Kız Öğretmen Okulu’na Fransızca öğretmeni tayin edilir . Her gittiği yerde güzelliği birtakım olaylara yol açtığından barınması geçekten güçleşmiştir . Böylece birkaç yer dolaşıp birkaç evlenme teklifini tersleyerek nihayat Kuşadası’na gelir . Doktor Harullah Bey de emekliye ayrılmış , oraya yerleşmiştir . Yaşlı dost , kızın elinden tutar. Ona yardım eder , onu korur . Munise bu arada iyice bütümüş , süsüne düşkün bir kız oluştur . Doktorun bir uzak köye, hastaya gittiği bir sırada hastalanır ; Nezle zannedilen hastalık difteriridir. Munise’cik kuşpalazından ölür.

Kader Feride’yi sanki bütün sevdiklerinden ayırmaya ahdetmiştir. Munise’den sonra çevrenin baskısı , dedikodusu o kadar artar ki, Hayrullah Bey hiç olmazsa gförünüşü kurtarmak maksadı ile Feride’yi alır,
Onunla kağıt üzerinde evlenir . Bir müddet geçince Hayrullah Bey’de, zaten yaşlı olduğundan ölür. Yalnız ölmeden önce Feride’den ailesinin yanına döneceğine dair söz alır. Onun defterini okumuş , başına gelenlerin sebeplerini öğrenmiştir . Feride’nin kaybolduğu sandığı defteri , Hayrullah Bey tarafından sıkı sıkıya saklanmış , ayrı bir zarfa konularak Kamuran’a mahsus bir emanet şekline sokulmuştur . Feride , rahmetli kocasının vasiyetini yerine getirmek için ne oldoğunu bilmeden bu emaneti Kamuran’a teslim eder .

Feride’nin dönüşünden en çok memnun olan , Kamuran’nın babası Aziz Bey’dir . O bu dönüşte hayırlı bir alamet görür . Feride , birkaç günlüğüne iznli olarak gelmiştir . Kendisine kalırsamutlaka yine vazifesine gidecektir . Kamuran , vaktiyle verdiği söze bağlı kalmış , Münevver’le evlenmiştir . Amakadın zaten hasta olduğu için kısa bir zaman sonra ölmüştür . Kamuran , kızkardeşi Müjgan’la bir gece sabaha kadar gözlerini kırpmadan Feride’nin defterini okuduktan sonra aklını başına toplar , Hayrullah Bey’in yazılı tavsiyesini yerine getirmeyi , Feride’yi bir daha ne olursa olsun , hiç bir sebeple kaçırmamayı karalaştırır .

Nitekim , Feride gideceği gün , bütün hazırlıklar tamamdır . Kamuran , güya onu almak için gelen arabadan iner ve Feride’ye içini açar . Aynı sersemliği iki defa tekrarlamayacağını söyleyerek gitmesine engel olur .

KİŞİLER VE KAREKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ

FERİDE (ÇALIKUŞU) : Fransız mektebinden mezun ; çok güzel, haşarı , cıvl cıvıl , yaramaz , duygusal ve akıllı , canayakın ,sevimli eski bir istanbul kızıdır.

KAMURAN : Feride’nin teyzesinin çok kibar , yakışıklı , sarışışın, yüksek öğrenimli ,fakat zenginliğinden dolayı herhangi bir işte uğraşmayan oğludur .

DOKTOR HAYRULLAH : Cana yakın , iyi kalpli , yaşlı ,sevimli , biraz inatçı ve sinirli biridir.Hayatını insanların mutluluğuna adamıştır .

MUNİSE :Küçük sarışın ve güzel bir köy kızıdır . Güzel olduğu kadarzeki ve nazik bir kızdır . Feride’nin yalnız geçen günlerinin tek dayanağı olmuştur .

MÜJGAN :Feride’nin teyzesinin kızıdır . Dürüst ve içten bir arkadaştır .Feride’nin mutluluğu için en çok çalışan kimselerden biridir . Kamuran’la Feride’yi o barıştırır .

YÜZBAŞI :Çalıkuşu’nu seven fakat karşılık görmeyen bu durumdan ruhsal bunalıma düşen bir askerdir .


REŞAT NURİ GÜNTEKİN

25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi' ni bitirdi (1912). Bursa' da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra' da öldü. İstanbul' da Karacaahmet Mezarlığı'nda gömülü. Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917' de basılan Reşat Nuri, 1918' de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu' nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu' nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride' ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri' nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956'da İstanbul'da öldü

ESERLERİ:

Gizli El (1922), Çalıkuşu (1922), Damga (1924), Dudaktan Kalbe (1925), Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927), Yeşil Gece (1928),Acımak (1928), Yaprak Dökümü (1930), Kızılcık Dalları (1932), Gökyüzü (1935), Eski Hastalık (1938), Ateş Gecesi (1942), Değirmen (1944), Miskinler Tekkesi (1946), Harabelerin Çiçeği (1953), Kavak Yelleri (1950), Son Sığınak (1961),Kan Davası (1955),

HİKAYELERİ

Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930)

KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLERİM :

Kitap akıcı ve akıcı olmasının yanıda, okurla arasında sıkı bir bağ kuran sürükleyici bir romandır .Gerçeklerle ve acılarla dolu bir yaşam öyküsüdür . Tüm arkadaşlrıma tavsiye edebileceğim bir romandır .
KİTABIN ADI : KAŞAĞI
KİTABIN YAZARI :ÖMER SEYFETTİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ: ŞAFAK YAYIN EVİ İSTANBUL
BASIM YILI :1997


1. KİTABIN KONUSU: Kardeşine iftira atıp, onun ölümünden sonra vicdan acabıyla yanıp tutuşan bir çocuğun dramı anlatılmaktadır.
2. KİTABIN ÖZETİ: Annesi, İstanbul'a gittiği için kendisinden bir yaş küçük olan kardeşi Hasan'la artık Dadaruh'un yanından hiç ayrılmaz. Bu, babasının seyisi, yaşlı bir adamdır. En sevdikleri şey atlardır. Dadaruh'la birlikte onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek, onlar için çok zevklidir.Torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, gübreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşlarına gider. Dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı mı, tıkı... tık... tıkı... tık... tıpkı bir saat gibi... yerinde duramaz, bunu gören küçük çocuk ben de yapacağım! diye tutturur.
O vakit Dadaruh, onu Tosun'un sırtına koyar, eline kaşağıyı verir,
- Hadi yap! Der.
Bu demir gereci hayvanın üstüne sürter, ama o uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdı.
Her sabah ahıra gelir gelmez,
- Dadaruh, tımarı ben yapacağım, der.Ama adam izin vermez ancak boyu at kadar olunca yapabileceğini söyler.Boyu atın karnına bile varmıyordu. Oysa en keyifli, en eğlenceli şey buydu. Sanki kaşağının düzenli tıkırtısı Tosun'un hoşuna gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir püskül gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman Dadaruh, "Höyt.." diye sağrısına bir tokat indirir, sonra öteki atları tımara başlardı.Bir gün yalnız başına kalır. Hasan'la Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde bir tımar etmek hırsı uyanır. Kaşağıyı arar, bulamaz. Annesinin bir hafta önce İstanbul'dan gönderdiği armağanlar içinden çıkan fakfon kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen alıp, Tosun'un yanına koşar, karnına sürtmek ister fakat rahat durmaz.
- Sanırım acıtıyor? Diye düşünür.
Gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine bakar. Çok keskin, çok sivridir. Biraz köreltmek için duvarın taşlarına sürtmeye başlar. Dişleri bozulunca yeniden dener. Gene atların hiçbiri durmaz ve kızar. Öfkesini sanki kaşağıdan çıkarmak ister. On adım ilerdeki çeşmeye koşar. Kaşağıyı yalağın taşına koyup yerden kaldırabildiği en ağır bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başlar. İstanbul'dan gelen, üstelik Dadaruh'un kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezip, parçalar. Sonra yalağın içine atar. Babası çeşmeye bakarken, yalağın içinde kırılmış kaşağıyı görür; Dadaruh'a yanına çağırınca çok korkar. Dadaruh şaşırır, kırılmış kaşağı ortaya çıkınca, babası bunu kimin yaptığını sorar.Dadaruh,
- Bilmiyorum, der.
Babasının gözleri ona döner, daha bir şey sormadan, çocuk kaşağıyı kardeşi Hasan’ın kırdığını söyler. “Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı. Sonra yalağın taşında ezdi” der.
Babası Hasan’I çağırır.
-Bu kaşağıyı niye kırdın?diye sorar.
Hasan, Dadaruh'un elinde duran alete şaşkın şaşkın baktıp, sarı saçlı başını sarsarak,
- Ben kırmadım, der.
- Doğru söyle, darılmayacağım. Yalan çok kötüdür, der babası. Hasan inkârda direnir. Baba öfkelenir. Üzerine yürür "Utanmaz yalancı" diye yüzüne bir tokat indirir.
- Götür bunu eve; sakın bunu bir daha buraya sokma. Hep Pervin'le otursun! diye haykırır.
Artık ahırda hep yalnız oynar. Hasan eve hapsedilir. Annesi geldikten sonra da bağışlanmaz.Annesi onun iftira atabileceğine hiç ihtimal vermez.
Ertesi yıl anne, yazın gene İstanbul'a gider.Hasan'a ahır hâlâ yasaktır. Bir gün birdenbire hastalandı. Doktor "Kuşpalazı" der. Babası yatağın başucundan hiç ayrılmaz.Hizmetçi kardeşinin öleceğini söyler ve çocuk ağlamaya başlar.Gece uyuyamaz, uykuya dalar dalmaz Hasan'ın hayali gözünün önüne gelir "İftiracı! İftiracı!" diye karşısında ağlar.Pervin'i uyandırır. Hasan'ın yanına gitmek istediğini ve babasına bir şey söylemek istediğini söyler.Yarın söylersin, der.Sabaha kadar gene gözlerini kapayamaz. Hava henüz ağarırken Pervin'i uyandırır.Ama zavallı suçsuz kardeşi, o gece ölmüştür.
3.KİTABIN ANA FİKRİ: Yalan söylemek kötü bir alışkanlıktır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARI DEĞERLENDİRİLMESİ:
Büyük çocuk: Hasan’ın abisidir.babasından çok korkar.Atları çok sever.
Hasan :Küçük kardeştir.O da babasından çok korkar ve atları çok sever.Geçirdiği hastalık ölümüne sebep olur.
Dadaruh: Evin seyisidir. Bütün zamanını atlarla geçirmekyen çok zevk alır.İki çocuğu da çok sever.
Pervin: Evin hizmetçisidir. Çok yumuşak kalplidir ve herşeyi açıkça söyler.Bir o kadar da sulugözdür.
Baba: Çocuklarının üzerinde büyük bir otorite sahibidir. Çocukları onu çok sever ama ondan çok korkarlar.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Yazar olayları ve yer betimlemelerini çok güzel ve yerinde yapmıştır.Akıcılığı sağlamış, okuyucuyu sıkmadan akıcı bir şekilde okuyabilmesi için bütün imkan ve kabiliyetlerini sergilemiştir.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ: Ömer Seyfettin, yazı ve öyküleriyle dilde sadeleşme hareketinin öncülüğünü yaparak yeni bir edebiyat akımının oluşumunu sağlayıp, Türk öykücülüğünde kısa öykü türünün dil, anlatım tekniği ile tematik yönden ilk özgün örneklerini vermiştir. Aynı zamanda ulusal edebiyat akımını başlatan yazarlardan olan Ömer Seyfettin 28 Şubat 1884'te Gönen'de doğdu. Öğrenimine, dört yaşında iken, Gönen Mahalle Mektebi'nde başladı. Ailesiyle birlikte İstanbul'a gelince (1892), ilköğrenimini özel bir okul olan Aksaray'daki Mekteb-i Osmani'da sürdürdü. Babasının isteği üzerine, Eyüp baytar Rüştiyesi'nin subay çocuklarına özgü bölümüne yatılı olarak yazıldı (1893). Buradaki eğitiminden sonra (1896), Edirne Askeri İdadisi'ni (1900) ve İstanbul Mekteb-i Harbiye'yi bitirdi. 22 Ağustos 1903'te piyade teğmeni rütbesiyle mezun oldu. Ziya Gökalp ve arkadaşlarının çıkardıkları "Genç Kalemler" dergisinin kadrosuna katıldı. Balkan Savaşı'nın başlaması üzerine, yeniden orduya çağrıldı (14 Eylül 1914). Kısa bir süre "Türk Sözü" dergisinin başyazarlığını yaptı. lan Calibe Hanım'la evlendi (1915). Eylül 1918'de eşinden ayrıldı. 6 mart 1920'de kaldırıldığı Haydarpaşa Hastanesi'nde şeker hastalığından öldü. Kadıköy Kuşdili'ndeki Mahmut Baba Türbesi mezarlığına gömüldü. 1939'da, kemikleri Zincirlikuyu Mezarlığı'ndaki Asri Mezarlık'a taşındı.
ESERLERİ:
Romanları:
Yaşadığı yıllarda yayınlanan üç romanı ( Ashab-ı Kehfimiz, Efruz Bey, Yalnız Efe, 1919) onun bu alanda yarım kalmış denemeleri olarak sayılır.
"Fantezi roman" olarak nitelendirilen Efruz Bey; 1908'den Mütareke yıllarına kadarki süreci, aydın kişilerin eleştirisi ekseninde yansıtır. Dönemin aydın hastalıklarını, siyasi akımların yanlış yönsemelerini toplumsal eleştiri bağlamında, yeni bir roman tekniğiyle verir.
Yarın kalan romanı Yalnız Efe, destansı bir nitelik taşır. Konusunu bir halk menkıbesinden almıştır. Dönemin toplumsal ortamında, yapılan haksızlıklara başkaldırarak silahlanıp dağa çıkan -kız kahraman- Yalnız Efe'nin kişiliğinde Türk halkanın direnme gücünü göstermeye çalışmıştır.
YAPITLARI:
Öykü: Harem, (u.ö.), 1918; Yüksek Ökçeler, (ö.s.), 1923; Gizli Mabet, (ö.s.), 1923; bahar ve Kelebekler, (ö.s.), 1927.
Bütün Eserleri, temalarına göre bir araya getirilen basım: Efruz Bey, 1970; kahramanlar, 1970; bomba, 1970; Harem, 1970; Yüksek Ökçeler, 1970; Yüzakı, 1970; Yalnız Efe, 1970; Falaka, 1970; Aşk Dalgası, 1970; Beyaz Lale, 1970; Gizli Mabet, 1970.
KİTABIN ADI : Harem
KİTABIN YAZARI :
Ömer Seyfettin
YAYINEVİ VE ADRESİ :
Bilgi yayınevi .Doyuran Matbaası tel:282291 İstanbul-1981


KİTABIN KONUSU :
Sermet ile Nazan çiftinin birbirlerine güvemeyi nasıl kazandıkları.
KİTABIN ÖZETİ :
Sermet adında bir adam ,karısı Nazan’ın kendisini başka bir erkekle aldattığını ,karısıda Sermet’in kendisini başka bir erkekle aldattığını zannediyor.
Modern yaşamı seven , lüks olmayı seven , dürüst ve sadakâtli,kalbinde hiç bir kötülük olmayan bir kadındır.Ancak o zamanlar kadınlı erkekli eğlencelere katılmak hiç hoş karşılanmazdı.O ise eğlencelere hem katılıp hem de düzenleyen birisiydi.Bunda hiç bir kötülük düşünmezdi,bunu çağın gereği olarak görüyordu.
Sermetse karısının böyle eğlenceler düzenlemesini , hatta o eğlencelerde bulunmasını bile istemezdi.Sermet lüks olmayı , kadınlı erkekli eğlenceleri hiç sevmezdi.Bunun asıl nedeni karısını olduğundan fazla kıskanıyordu.
Bir gün Sermet karısının yine böyle bir eğlence düzenlediğini duydu.Sermet aslında Refi adında birinin karısıyla birlikte olduğunu düşünüyordu.Bu olay üzerine karısıyla tartışırlar ve kısa bir süre için ayrılırlar.Daha sonra Sermet yaptığı aptallığın farkına varır ve karısıyla oturup konuşmaya karar verir.Karısıyla şu karara varırlar ;kadınlar kadınlar arasında,erkekler erkekler arasında eğlencelere katılsınlar.
Nazan da aslın da kocasını çok kıskanır.O da kocasının kendisiniRefi’nin karısı meliha ile aldattığını düşünür.Bunu ortaya çıkarmak ister.Bir gün bir eğlence düzenler.Bu eğlenceye Refi’yi getirmeye karar verir.Refi’de zaten Nazan’dan çok hoşlanmaktadır.Refi’ye derki seni haremime davet ediyorum der ve onun haremine geebilmesi için kara çarşafla gelmesini söyler.Refi herşeyi kabul eder.Nazan’ın asıl amacı Refi’nin nasıl bir adam oldoğunu onun karısına göstermektir.
Sermette kendi haremine Meliha’yı davet eder.Melihada hemen kabul eder.Onun da gelebilmesi için erkek kılığına girmesi gerekmektedir.Bunu kabul eder meliha.Sermet’in de asıl amacı Meliha’nın nasıl birisi olduğunu Refi’ye göstermektir.
Nazan’ sermet’in haremine erkek kılığında girmeyi başarır.Girer girmez Refi’ye sen burda benimleyken Refi’de kara çarşafla senin karını n yanında der.Bunu duyan sermet apar topar karısının haremini basar ve gördüğü manzara karşısında gölerine inanamaz.Refi’yi dehşet bir şekilde dövdükten sonra karısına döneceği sırada ,karısı ona bana olan güveni sarsma için aslında hiç bir yer ve mekan önemli değil , önemli olan benim sana olan sevgimdir,deyince Sermet halsızlık ettiğinin farkına varır.
ANA FİKRİ :
Yalnız sevgiyle , bütün engelleri aşılır.
OLAYDA Kİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
REFİ:Sevgiye kıymet vermeyen,zevkine düşkün birisi.
MELİHA:Kendini beyenmiş , zevkine düşkün birisi.
NAZAN: Dürüst,çağdaş,kültürlü,zevkli,sevmeye gerçekten kıymet veren birisi.
SERMET:İçine kapalı , çağdaş olmaktan hoşlanmayan , kıskanç birisi.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Kitap biraz eski Türkçeyle yazıldığı için sıkıcı gelebilir.Ancak konusu itibariyle harika bir kitap.



YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
ÖMER SEYFETTİN
28 Şubat 1884 tarihinde Gönen'de doğdu. Öğrenimine Gönen'de başlayan Ömer Seyfettin, Ayancık'ta ve annesiyle birlikte geldiği İstanbul'da Aksaray'daki Mekteb-i Osmaniye'ye devam etti. Eyüp'teki Baytar Rüşdiyesi'ni bitirip asker çocuğu olduğu için Kuleli Askeri İdadi'sine yazıldı (1893). Bir müddet sonra da Edirne Askeri İdadisi'ne naklolarak öğrenimini burada tamamladı. Daha sonra İstanbul'da Mekteb-i Harbiye'ye gelen Ömer Seyfettin, piyade mülâzımı sânisi rütbesiyle buradan mezun oldu. İzmir'de Teğmen (1903-1910), daha sonra da üsteğmen olarak Rumeli'de görev yaptı (1908-1910). Askerlik'ten ayrılıp Selanik'e gelerek, Genç Kalemler Dergisi'nde yazmaya başladı.

Balkan Savaşı'nda tekrar subay olarak orduya döndü. Yunanlılar'ın elinde bir yıl kadar esir kaldı. Esareti sırasında da öykü yazamaya devam ederek bunları Halka Doğru, Türk Yurdu ve Zakâ dergilerinde yayımladı. İstanbul'a dönünce ordudan ikinci kez ayrılıp, ölümüne kadar Kabataş Lisesi edebiyat öğretmenliği yapan Ömer Seyfettin, 6 Mart 1920 tarihinde İstanbul'da öldü.
KİTABIN ADI BİR ÖLÜNÜN DEFTERİ
KİTABIN YAZARI HALİD ZİYA UŞAKLIGİL

YAYINEVİ VE ADRESİ İNKİLAP VE AKA KİTAPEVLERİ
Ankara Caddesi No: 95 İSTANBUL

BASIM YILI 1990

1- KİTABIN KONUSU: Ölüm döşeğinde olan bir adamın son vermeden önce en iyi arkadaşına bıraktığı defter ve arkadaşının bu defteri okuyunca hissettiği duygular.
2- KİTABIN ÖZETİ: Hüsamettin Bey, eşi, çocukları ve kayınvalidesi yağmurlu bir pazar günü evde oturmaktadırlar. O sırada bir haber gelir; Hüsamettin acil olarak ölüm döşeğinde olan arkadaşı Vecdi’nin yanına gider. Vecdi yatağına uzanmış zar zor konuşabilmektedir. Son sözleri Hüsam’a o güne kadar söyleyemedikleri ve hissetiklerini yazdığı bir defter bıraktığı üzerine olur. Hüsam; Vecdi’nin vefatından sonra defteri okumaya başlar.
Vecdi daha beş yaşındayken annesini kaybeder, babasıyla birlikte o sıralarda üç yaşında olan kızı Nigar ile birlikte yaşayan halasının yanına yerleşirler. Birkaç sene sonra babası Vecdi’yi yatıla okula yerleştirir. Vecdi o günden sonra babasını bir daha görmez. Halası ona babasının yurtdışına gittiğini söyler. Birgün Vecdi okulun bahçesinde ailesinden yeni ayrılmlş, ağlamaklı gözlerle etrafı seyreden Hüsam’ı görür ve aralarında büyük bir dostluk başlar. Haftasonlarında Hüsam ile birlikte halasının evine giderler. Nigar’da onlara katılır. Yıllar sonra Vecdi doktor olarak mezun olur. Hüsam da ailesini ziyarete gitmiştir. Bir akşam halası Vecdi’ye Nigar’ın kocası olmasını istediğini söyler. Vecdi o güne kadar böyle bir şeyi aklına getirmemiştir ve halasından düşünmek için zaman ister. Hüsam da bu arada yazar olarak bir matbaada çalışmaya başlar. Zaman geçtikçe Vecdi, Nigar2a aşık olur ancak bunu ona söylemez. Bir gece Nigar gelir, herşeyi bildiğini ancak aralarında böyle bir durumun olmasının imkansız olduğunu söyler. Vecdi, o günden sonra halasının evini terk eder ve annesinin öldüğü evlerine tşınır. Hüsam’ı da davet eder. Birlikte yaşamaya başlarlar. Zamanla Nigar’ın Hüsam’I sevdiğini, hüsam’ın da karşılıksız olmadığını anlar. Halasıyla konuşur ve Hüsam ile NigarIn evlenmesine aracı olur. Ama onların evlenmesi bile Vecdi’nin aşkını dindiremez ve mutuluğu bulabileceği bir yer aramaya başlar. Birgün Çanakkale Savaşı’na giden doktorları görür ve o da gönüllü olarak gitmeye karar verir. Bu kararından ne halasına ne de Nigar’a söz eder. Sadece Hüsam’a haber verir. Cephede sol kolundan yaralanır ve bir süre sonra kolu kesilir. Burada bir teğmenle tanışır, bu teğmenin yüzünde şarapnel izi vardır ve döndüğünde nişanlısınınonu beğenmeyeceği düşüncesiyle utanç duyar. Vecdi de kendi yarasının onunkinden kat kat büyük olduğundan dolayı yaşamasında bir anlam olmadığını düşünmeye başlar. Ve bir gün kendini çatışmanın ortasına atar. Sol omzundan tekrar yaralanır ve İstanbul’a gönderilir. Bir süre sonra Hüsam’ı çalıştığı yerde ziyaret eder. Üzerinde bir şal vardır ve Hüsam Vecdi’nin kolunun olmadığını farketmez. Daha sonra eve giderler. Halası, Nigar ve çocuklar da kolunun olmadığının farkına varmazlar.bir süre sonra Vecdi’nin kolunun kesildiği anlaşılır. Vecdi de onlarla aynı evde yaşamaya başlar. Ancak çocukların ondan tiksineceğini düşünerek annesinin köşküne taşınır ve kendisini yalnızlığa ve ölüme mahkum eder.

3- KİTABIN ANA FİKRİ: Bir insanın arkadaşının mutluluğunu feda etmesi.

4- KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Vecdi: Kendi duygularını belli etmeyen ama başkalarının duygularından son derece etkilenen, ailesini küçük yaşta kaybetmenin verdiği burukluğu ömrü boyunca hisseden duygusal bir insan.
Nigar: Çocukluğundan beri köşkte yaşaması nedeniyle vecdi ve Hüsam dışında fazla arkadaşı olmayan, duygularını saklayan ağır başlı bir insandır.
Hüsam: Saf, temiz kalpli, ailesinden çok uzak olduğu zamanlarda vecdi ve ailesini kendi ailesi yerine koyan şair ruhlu bir insandır.
Hala: kocasını kaybettikten sonra kendini kızı ve abisinin yadigarı yeğeninin mutluluğuna adayan temiz kalpli bir insandır.

5- KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ: Halid Ziya’nın ailesi, "Uşak’ta helvacılıkla uğraşırken, İzmir’e göçerek "Uşşakizadeler" diye anılmaya başlayan zengin bir ailedir. Bu aile, işleri çok gelişince İstanbul’a da bir şube açtı ve bu şubeyi sermayesiyle birlikte oğul Hacı Halil Efendi’ye verdi. Halid Ziya, Hacı Halil Efendi’nin üçüncü çocuğu olarak 1866’da İstanbul’da doğdu. İstanbul’da ilk mektep, askeri rüşdiye... (1873-1878) Babasının işleri kötü gitmeye başlayınca Halid Ziya annesiyle birlikte İzmir’e dedesinin yanına gönderildi. Öğrenimini İzmir Rüşdiyesi’nde sürdürdü. (1878) Bu arada babasının işlerini düzene koyup İzmir’e gelişi ve yeni bir ticaretevi açışıyla sığıntı olma düşüncesini de zihninden atan Halid Ziya, ikinci bir okula hazırlık için Frenk Mahallesi’nin Alioti bölümündeki Auguste de Jaba adlı avukatın emrine verildi.

Halid Ziya, babasının katibi olarak işe başladı, bu iş edebiyat merakıyla pek bağdaşmadığından yeni iş tavsiyelerini dikkate aldı, ancak İstanbul’da hariciyeci olmak için yaptığı başvuru sonuçsuz kaldı. İzmir’e dönüşünde Rüşdiye öğretmenliğine başladı ve akabinde Osmanlı Bankası’na girdi. İstanbul’da Reji Genel Müdürlüğü’nün başkatiplik teklifini kabul ederek İzmir’den ayrıldı (1893). Reji’deki çalışma günlerinde Servet-i Fünun’a da katılarak edebi faaliyetlerini yoğunlaştıran Halid Ziya, Meşrutiyet’ten sonra bir süre Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde Batı edebiyatı okuttu sonra Mabeyn Başkatibi oldu (1909). Buradan ayrıldıktan sonra memuriyete dönmeyen ve tüm zamanlarını edebiyata veren Halid Ziya 23 Mayıs 1945 tarihinde İstanbul’da öldü.

ESERLERİ
Romanları:Nemide,Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar
Hikayeleri:Bir İzdivacın Tarih-i Muâşakası, Bir Muhtıranın Son Yaprakları, Nâkıl (4 Cilt yerli ve yabancı öyküler), Bu Muydu?, Heyhat, Küçük Fıkralar (3 Cilt), Bir Yazın Tarihi, Solgun Demet, Bir Şi’r-i Hayal, Sepette Bulunmuş, Bir Hikâye-i Sevda, Hepsinden Acı, Onu Beklerken, Aşka Dair, İhtiyar Dost, Kadın Pençesi, İzmir Hikâyesi.
Hatırıları:Kırk Yıl, Bir Acı Hikaye, Saray ve Ötesi.
Deneme:Sanata Dair
Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8
Referans Adresler